“Benim belki de gizli bir bildiğim var. Elbette ağlarım, benim can kırıklarım var.

Senin gördüğün yanağımdan süzülenler, asıl içimde içinde yüzdüğüm bir deniz var.”

1

Ev sessiz. Hava bozuk. Perdeler açık/ kapalı, duvarlar ve eşyalar gri ışıkla yıkanmış. Masanın üzerinde açık bir kitap, ikiye bölünmüş elma ve dünden kalan kirli kahve bardağı duruyor. Odadaki nesneler gibiyim. Kimse yok mu diye çalsan kapımı, kabuğumdan boşluk ses olup çıkacak.

Valiz yatağın üstünde. Neredeyse dolu. En son makyaj çantasını koydum: güneş kremi, nemlendirici, roll-on, birkaç kadınsal malzeme… Bu küçük çantanın içindekiler kadın olmanın görünür yükünü taşıyor. Bazen yalnızca iyi görünmek için, bazen de bir şeylerin “hakkını vermek” için saçma bu uğraş. Oysa kimse ne kadar… Sonucunu istiyor… Herkes…

Güzel görün; sessiz ve yaralı, fark etmez. Güzel. Ben çok doluydum fakat içim dışım boşluk. Sarıyor beni, başımı sallıyorum tempoya göre. Müziğin sesini kıstım. Kendimi tutamadım, küfür ettim. “Kafalara bak anasını...” dedim arsızca. Ayrıca yaratıcı insanlara da öfkeliyim...

Kendimi kuyunun dibinde cenin pozisyonunda, ıslak ve soğuk hissediyorum. Yalnızım. Hem çok. Kötüyüm. Bombok. Kötülüğü dışarıdan değil, içimden hissediyorum. Allah’a da öfkeliyim. Hadsizce, arsızca kuduruk bir kul gibi… İlk kez küsüz. Gavur gibiyim. Soğuyorum her şeyden gavur gibi…

Beni terk eden herkese -anneme, babama, erkeğime- buz gibiyim. Bu soğukluk yabancı. Dünyanın dibini bulmak. Cehennemin dibinde kaybolmak. Per perişan.

Şu valize -en son makyaj çantasını attığım valize- bedenimi parça parça yerleştirseler, sesim çıkmaz. Soğurum sadece. Hayata karşı, bedenime karşı, zamana karşı... Soğurum. O zaman çürümemin anlamı olur. O zaman yok olmam gerçek olur.

Depresyonun kokusunu alabiliyorum. Var öyle bir şey. Mide bulandırıcı bir ağırlık gibi yayılıyor.

Saate baktım. Bir saatim var.

Ev dağınık. Kafam tozlu. Gerçeği ağır bir yorgan gibi örttüm üstüne; böyle iyi... Şimdi tanımadığım bir adama gidiyorum. Başka bir şehre. Sadece birkaç mesaj... Fotoğraf bile yollamadık neredeyse. Adı ağzımda yabancı. Gideceğim. Başka yer yok.

Bu düşünce, mideme yerleşmiş bir taş gibi ağır, yerinden kıpırdamıyor. Riskli, dedim, delilik. Ama hayat yok. Başka bir şey yok. Çocuklarım yok. Annem babam. Uzaktaki adam. Adamım zannettiğim ama hiç benim olmayan adam. Aptal oç.

Geriye dönmek demek, aynı yatakta uyanmak, aynı aynaya bakmak, aynı boşluğu hissetmek demek. Hayır dönme. Son âna kadar vazgeçmek üzereyken, hayır. Yeter. Ne olur ki, kesse beni bin parçaya, inan rahatlarım.

Bir saatim var. Son bir saat. Belki de son bir hayat. Bir şey değişsin. Bir şey olsun. Bir o adamla konuşmaya başladığımda, ona gitmeye karar verdiğimde. Ne yapacağımı bilmeden.

Telefonu elime aldım. Mesaj atsam mı, bilmiyorum. Sadece varlığımı başka bir şehirde, başka bir adamın gözünde yoklamak için.

2

Uçakta, pencere kenarıyım. Kucağımda ellerim. Sessizce oturuyorum. Yanımdaki koltukta saçları yağlı bir adam oturuyor.

Uçağın motoru çalışıyor. Camların ardında kalan şehir gittikçe silikleşen bir fotoğraf gibi uzaklaşıyor. Pistten yükselirken, şehrin ışıkları harita gibi görünüyor -karmaşık, dağınık, tanıdık.

Işıklar küçüldü. Sönmedi biliyorum; sadece benden uzaklaştı. İçim boş. Öyle ki, biri gelip içime baksa, elini sokup hiçbir şeye çarpmadan çıkarabilir. Ne beklentim var ne de umut. Sadece kendimi başka bir yere taşıyorum. Yaşamak gibi değil, sürüklenmek gibi bu yolculuk. Ama en azından hareket halindeyim. Canlı hissetmek için yeterli.

Ne hissettiğimi bilmiyordum, ama ne hissetmediğimi biliyordum: güven, heyecan, aşk, bağlılık. Hiçbiri yok. Sadece tek bir istek: canlı hissetmek. İçimdeki ölü ağırlıktan, esir tutmuş duygulardan sıyrılmak. Uçaktan atlamam gerek.

Beni bekleyen adamı düşünmedim bile. İsmini bile tam yerleştirememiştim ağzıma yüzüme. Bu yolculuk ona değil, kendime. Başka bir şehirde, başka bir kadın gibi hissederim. Kimbilir kendi bedenime bir yabancı olup yaklaşırım; olduğumdan biraz daha yakın olurum.

Hostes içecek bir şey isteyip istemediğimi sordu. Başımı iki yana salladım. Gözlerim hâlâ pencerede. Şehrin ışıkları artık hiç görünmüyor. Altımda karanlık bir boşluk. Havada gürültülü metal yığınının içinde süzülüyorum. Gerçek dünya bitmiş, gökyüzünün boşluğuna emanetim, ne garip. İlk kez bu kadar küskünüm. Kolumu kessem, budasam kendimi. Kolum lazım olur. İçimi oy. İçim lazım olur.

Uçaktan indim. Hava başka türlü kokuyor. Serin. Bilinmeyen şehirlerin kokusu… yabancı, biraz meraklı. İçim hafifçe ürperdi ama üşümüyorum. Valizim arkamdan sürükleniyor, ben yerlerde…

Çıkış kapısına yürürken telefonum titredi. Ekranda onun adı.

3

Aramamıştı hiç. İlk kez şimdi.

Durdum. Etrafımdaki insanlar ya karşılanıyor ya da aceleyle taksiye yöneliyordu. Benimse bu adamın sesini duymak için hâlâ birkaç saniyeye ihtiyacım var.

Aramayı cevapladım.

“Ben geldim,” dedim önce.

“Tamam,” dedi. Temizdi ses ve sakin. “Hoş geldin. Çok heycanlıyım tüm gün midem bulandı heyecandan,” dedi. Şaşırdım. Anlam veremedim. Neden ki. Hoş bir iltifat. Rahatladım. Gülümsedim.

“Dışarı çıkınca sağda olacağım. Kırmızı bir araba. Seni görürüm.”

“Tamam,” dedim. Kulağımda telefon. Gördüm. O sanırım. İndi arabadan. Telefon kapandı. Bu kadardı. Bu kısa cümleyle gerçekten gelmiştim. Artık geri dönemezdim.

“Hoş geldin,” dedi.

“Hoş buldum,” dedim. Yüzünde gerçekten heyecanlı, parlak, yeni bir duygunun heyecanı var. Beklediğimden fazla bir heyecan, çaba var. Ben çok sakin gülümsüyorum. Onun yüzündeki umut hem ürkütücü hem de müşfik.

Bu kelime -hoş buldum- belki de günler sonra ağzımdan çıkan en yumuşak şey. Yorgunum. Hem de çok. Kapıyı açtı oturdum.

Arabada parfüm kokusu var, hafif, karışık. Radyoda Pal FM. Düşük seste bir müzik çalıyor. Konuşmadık. Sol eli direksiyonda boş kalan sağ eliyle elimi tuttu. O, bir yabancı. Arabasındayım; adam kadar sakin. Gerçekten heyecanlı. Ben yabancı, tedirgin; hem sakin.

İlk defa sesini duymuştum. İlk defa yan yana oturuyorduk. Bu kadar yakın ve bilinmez. Araba hareket etti. Şehrin ışıklarından geçiyorum. Her şey hızla geçiyor; hiçbir şey kıpırdamıyor. Düşünme kaybolursun; ama sen yine de düşünme kaybolursun.

Canlı hissetmek belki de şimdi… Korku da canlılık. Yalnızlık da. Sessizlik de; her şey canlı olmakla ilgili. Camdan dışarı baktım. Gittiğim yönü bilmiyordum. Bulunduğum semt neresi? Kimse bilmiyor neredeyim. Yabancı bir el ellimi tutan.

Ev temiz, ama dağınık. Ev düzenli temizleniyor ama hiçbir şeye dokunulmuyordu. Bir köşede buruşuk bir tişört, diğer köşede yere bırakılmış kamera ekipmanı… Her yerde boş bardaklar, sehpanın altında tek bir çorap. Zihnimden daha dağınık. Yumuşak bir ışık yayılıyor.

Terk edilmiş bir yer değil burası; yaşanmış, yorulmuş bir yer. Belki de insan, kendi evine ancak böyle davranmalı: savurarak yaşamalı, etrafa saçıp kendini.

Valizimi yere bıraktı. Hâlâ geceyi orada geçirip geçirmeyeceğimi bilmiyorum. Ne yapacağımı ne yapmayacağımı; hiçbir şey bilmiyorum. Buraya gelirken hiçbir planım yoktu. Sadece gelmekti planım. Geldim. Elime dokunup bana bakınca yoz gelmedi, bulanık gelmedi, parlaktı ve sakin, hatta biraz neşeli.

Mutfağa geçti, iki kupa kahveyle döndü. Kendi kupasını tutarken bir eliyle saçını geriye attı. Hafif dağınık, ama temizdi o da. Yüzünde yorgun bir dikkat var. Beni tartmıyor, izliyordu. Kendi halinde.

Kahveyi aldım, teşekkür etmeden. Artık teşekkür edecek hâlim kalmamıştı.
Bardağı avuçlarımın arasına aldım. Sıcaklık iyi geldi. İnsan bazen içmek için değil, tutmak için kahve ister.

Salonun ortasındaki koltuğa oturduk. Aramızda mesafe var. Rahatsız edici değil, ölçülü.
Ben camdan dışarı baktım. Şehrin gece hali tanıdık değil. Bu ev, bu adam, bu ân — hepsi yeni, hepsi yabancı. Ama en yabancı ben.

“Ev dağınık,” dedim birden.

Gülümsedi. “Fark ettim. Üzgünüm.”

“Hayır,” dedim. “Bozmamışsın evi. Sadece dağılmışsın.”

Bakışı değişti. Bu cümleyi beklemiyordu. Belki ben de beklemiyordum.

Sonra sustuk. Konuşmak gerekmiyordu. Zaten buraya kelimeler için gelmemiştim. Seslerin ağırlığından kaçıp sessizlikte biraz nefes almak istemiştim. Belki biraz dağınık bir evde, dağınık birinin yanında durmak... Düzenli bir yalnızlıktan daha insani.

Ayağa kalktı. “Uyumak ister misin?” diye sordu.

Başımı salladım.

Odaya geçtim. Işığı açmadım. Yatağa uzandım.

Etiketler
Canlı Ayşegül Örün perşembe öyküsü perşembe öyküleri