Tan gazetesi Akif'i niçin infaz etmişti?
Bilmiyorum bu her yerde var mıydı ama biz çocukken okulları dolaşır, güzel İstiklal Marşı okuma dersi verirlerdi. Yine bir gün ansızın gelip hepimizi bahçede topladılar. Gelenler üç yaşlı adamdı, belki de emekli müzik öğretmeniydiler ve bu iş için tekrar görevlendirilmişlerdi. Ya da belediyeden geliyorlardı. Belki de bakanlıktan… Şimdi düşününce tuhaf geldi. Kimdi onlar sahiden?
Neyse hepimiz bahçede düzenli bir biçimde sıralanarak okumaya başladık. Kötü de okumuyorduk, duygulanıp gözleri dolanlar bile olmuştu hatta. Ama yine de defalarca baştan aldık ve iki saate yakın çalıştık. Sesimizi nerelerde yükselteceğimizi, nerelerde durup nerelerde başlayacağımızı iyice anlatmışlardı. Ben konsantre olmak için bir yandan Mehmet Akif’in okul koridorunda asılı olan fotoğrafını gözümde canlandırıyordum. Sonradan öğrendim, neredeyse sınıfın tamamı aynı şeyi yapmış. Duygulanmak için şehit olanları akıllarına getirmişler. Aydın’ın Çamlık köyünden olan ninem, Yunan askerlerinin işgal zamanı köydeki camii içindeki insanlarla birlikte ateşe verdiklerini anlatırdı, ben bunu düşünüyordum. Ama hepimiz en çok Akif’in resmini düşünmüş, onu hayal etmişiz.
Seneler sonra öğrendim ki, bizlerin okul bahçesinde güzel İstiklal Marşı okuma dersi yapmamızdan tam elli sene önce, yani 1938 senesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi talebeleri onun için büyük bir anma töreni düzenlemek için uğraşıyorlarmış. Akif, vefat edeli iki sene olmasına rağmen kabri hâlâ düzenlenmemiş. Talebeler, hayırsever Abdürrahman Naci Bey’in desteğiyle büyük şaire yakışır bir kabir yapılması için girişimlerde bulunmuş. Nihayet kabrin temellerinin atılacağı gün, büyük bir anma merasimi yapmaya karar vermişler.
Merasimi Muhammed İkbal’in kitapları da dilimize çeviren Prof. Ali Nihat Tarlan yönetiyormuş. Bunun dışında, kalabalık bir talebe topluluğu, meclisten bazı vekiller ve çok sayıda kıymetli hafız da kabrin başında toplanmış. Hafız Sadeddin Kaynak’ın Al-i İmran suresini okuması ile dini merasim başlamış. Hemen ardından, Akif’in son günlerinde başucundan ayrılmayan Hafız Asım Beyefendi, hazin bir sesle Kuran okumaya devam etmiş. Daha sonra, Sadeddin Kaynak, tekrar gelerek, Akif’in meşhur eseri, “Çanakkale Şehitlerine” şiirini okumuş. Eşref Edip, o ânı “Talebeler arasında ağlamayan neredeyse yoktu,” diye tarif ediyor.
Dinî merasim, Hafız Sadeddin Kaynak’ın Fatiha suresini okumasının ardından son bulmuş. Tören sonunda, gençler hep bir ağızdan İstiklal Marşı’nı söylemişler ve kabrin temellerine üç kürek beton dökmüşler. Ancak anma merasimi bununla sınırlı kalmamış. Beyazıt Camii’nde kılınan öğle namazının ardından, 20 hafız bir arada Mehmet Akif Bey için mevlit okumuşlar. Halk camiye akın etmiş, mevlit ve sonrasında okunan ilahilerle adeta kendinden geçmiş. Keşke o ân orada olabilseydik.
Ancak bilirsiniz, bizim memlekette nerede 3-5 Müslüman bir araya gelerek güzel bir işe kalkışacak olsa, sokağın başından küçümser bakışlarla kafasını uzatan birileri olur. Akif’i anma törenlerindeki dinî atmosfere gösterilen büyük ilgi, bazı köşe yazarlarını çok rahatsız etmiş. Tan gazetesinde günlük köşe yazıları yazan Şükufe Nihal Hanım ve Ali Süha Bey, hemen kağıda kaleme sarılmışlar.
Önce Şükufe Nihal Hanım, şunları yazmış:
“Akif’in sanatı, çocukluğumdan beri beni enterese etmiş değildir. Zevkten sual olunmaz, sanatkar Akif bana bir şey söylemiyor. Hepimiz şark çocuğuyuz, hepimiz Müslümanız elbette. Lakin, hiçbirimiz artık çürümüş bir direğe yaslanacak kadar taassubun esiri değiliz” (Tan, 31 Aralık 1938).
Ardından Ali Süha Bey gelmiş:
“Akif, ümmet devri şairidir. Onun zihniyeti din havası ile doludur. O yalnız düşmanı ‘kafir’ olarak tanır. Düşman, Kur’an’a düşmandır. Akif’in tek endişesi budur. Türk dilini, aruza uydurduysa [Akif’in Türk fonetiğini ilk kullanan şair olmasına gönderme yapıyordu] bu millî bir endişeden doğmuş değildir. Akif hutbelerini yayarak, geniş kitleleri etkilemek için bu yola başvurmuştur. Gençlere şunu hatırlatmak istiyorum ki, laik Türk toprağı üzerinde millî heyecanlarımızı, millî kıymetlerimizi saklayalım. Bırakalım Akif’i sevenler onunla meşgul olsunlar. Biz, asıl Fikret’in, Ziya Gökalp’in, Haşim’in ölüm yıldönümlerinde eserlerini okuyalım, onlara dair konferanslar verelim” (Tan, 2 Ocak 1939).
Bu yazılar, özellikle Edebiyat Fakültesi talebeleri arasında büyük bir öfkeye sebep olmuş. Ancak Tan gazetesi kendini köyün ağası olarak gördüğü için olsa gerek, geri adım atmamış. Aksine bir anket düzenleyerek, gerilimi yükseltmeye devam etmiş. Anket de şu:
“Ediplerimiz ve gençlerimiz arasında bir anket açarak, Akif mevzusunu aydınlatmaya çalışıyoruz. Mesele şudur; Akif milliyetçi bir şair midir? Dinci bir şair midir? Kıymetleri olduğu gibi ölçelim ve vakalara hakiki kıymetlerini verelim. Her idealist adam, hürmete layıktır. Yalnız Akif, bugünkü neslin, inkılap neslinin şairi değildir. O ne milliyetçiliğe ne de inkılaba inanmıştır. O bizim idealimize inanmadığı için de bizim neslin şairi değildir” (Tan, 4 Ocak 1939).
Bu kadar hızlı hareket etmeleri çok dikkat çekici değil mi? 4 gün içinde 2 yazı 1 anket yayınlamışlar. Üst üste 2 tartışmalı yazı yayınladık, bari anket için en azından 1 hafta bekleyelim, dememişler. Kamuoyu birkaç gün içinde ikiye bölünmüş. Akif’in dindarlığı yerin dibine batırılmış ve İslam birliği ideali değersiz bir hayalden ibaret olarak gösterilmiş. Tıpkı Namık Kemal’e yaptıkları gibi onu da “İslamcılığı” üzerinden yok etmeye kalkmışlar yani. Bu ceketi hemen üzerlerine geçirenler de olmuş, itiraz edenler de. Sami Doğu, Ali Rıza Korap, Naci Sadullah, Şefik Celal, Hakkı Süha, Münür Kıvanç, Salâhi Güvenç, Abdülkadir Ceyhun o dönem karşılıklı tartışan isimlerden bazıları sadece.
Bizim bir akrabamız vardı, Allah rahmet eylesin, seneler oluyor vefat edeli. Benden en az 50 yaş büyüktü zaten. Ben onun son yıllarını hatırlıyorum. İnsanlara sürekli “Neden yaptın şimdi böyle?” diye sorardı. Bir yere gidersiniz mesela, “Neden gittin oraya şimdi?” der. Bir kitap okursunuz, “Neden o kitabı seçtin?” diye merak eder. O zaman Akif üzerinden yaşanan bu tartışmanın neden ortaya çıktığını da elbette düşünenler olmuş.
Kimisi yazıların ve anketin CHP içerisindeki Akif düşmanları tarafından sipariş edildiğini söylüyordu. Kimisi ise gazetenin aslında büyük bir oyuna kurban edildiğini… Zekeriya Sertel, neyi neden yaptığını, sonuçlarının ne olacağını nasıl düşünemez? O zamanlar, yazı yayınlatmak şimdiki gibi çok kolay da değil üstelik. İnternet yok, gazetelerin sayfa sayısı sınırlı, hiç düşünmeden taşınmadan her önlerine gelen şeyi yayınlamıyorlar herhalde. Bu kesinlikle düşünülmüş bir şey.
Ancak bu hikayenin en anlamlı taraflarından birisi şu: Tan gazetesi, bu olaylardan 5-6 sene sonra, yani 1945 senesinde “Kahrolsun komünizm!” sloganları eşliğinde basılarak yerle bir edilecekti. Gazeteye yönelik operasyon emrini verenlerin, bir zamanlar gazetede Akif aleyhtarı yayınların yapılmasına neden olan kesimler olduğu söyleniyordu. Hatta İlhan Selçuk da varmış baskına giden gençlerin arasında. Sertel’lerin olayların ardından yurtdışına kaçarak, canlarını nasıl zor kurtardıklarını herkes bilir.
O okul bahçesinde sıralanıp İstiklal Marşı’nı güzel okumak için çalıştığımız zamanlardan bu yana gördüklerimi düşünüyorum da; bu topraklarda değişik bir ruh var. Müslümanların, en zayıf hallerinde, en zor zamanlarında bile haysiyetlerini koruyan ve onların bu topraklarla bağını muhafaza eden bir ruh. Bazen solacak gibi olsa da asla kurumayan, bozulmayan ve günün sonunda yine çiçek gibi açan etkileyici bir özdeşlik. Kendisiyle uğraşanları, er ya da geç püskürtüp dışarı atan, Amerika’da, Almanya’da ya da bilmem nerede, hanümansız bırakan bir ruh. Akif’in ruhu.
