Zeki Demirkubuz, Bakur ve Gazze
Bizim çocukluğumuzda açık hava sinemaları büyük bir yer tutuyordu hepimizin hayatında. Özellikle Ege’de yaşayanlar bilir, yaz günlerinde güneşin kavurucu sıcağı biraz çekildiğinde, birçok çocuk akşam yemeklerini hızlı hızlı yedikten sonra açık hava sinemasındaki filme yetişmeye bakardı. Bazı filmlere üst üste birkaç kez gittiğimiz de olurdu. Mesela kuzenimle birlikte Mazhar Alanson’un başrolde oynadığı Arkadaşım Şeytan filmine, 1 hafta içerisinde 4 kere gitmiştik, hatta son gidişimizde bilet parası almamışlardı bizden. Çok saçma bir hareket olduğunu biliyorum ama seviyorduk açık hava sinemasındaki ortamı.
O senelerde çocuk olan, elinde gazoz ve çiğdemle rahat rahat sinemada film izleyen bizler, kısa süre sonra yüzleşeceğimiz PKK teröründen habersizdik daha tabii. Teyzemin oğlu askere gitmişti, teyzem de her gün televizyondaki şehit haberlerini izleyerek ağlamaya başlamıştı. Gözyaşlarını belli etmemeye çalışıyor, kaçırıyordu bakışlarını herkesten.
Bu arada bir sürü Kürt aile göç etmeye başlamıştı bizim oralara. Sokaklarda beraber oynuyorduk artık Kürt ailelerin çocuklarıyla. Kız olsak da bebek oynamayı bilmezdik bizler pek. Oyuncak bebek almak bugün olduğu gibi kolay da değildi. Oğlan çocuklarıyla birlikte top falan oynardık genelde o yüzden. Bugün nerede, ne yapıyor bilmiyorum ama hiç unutmam Orkun diye bir çocuk vardı. Bodrum’a göç eden Kürt bir ailenin oğlu. Bizden 4 yaş büyüktü ama bizimle aynı sınıfa gidiyordu, nereden geldiğini hatırlamıyorum. Muş’tu galiba. Geldiği yerde o kadar çok sınıfta kalmış ki, sınıfta kala kala kendisinden 4 yaş küçük çocuklarla aynı sınıfa düşmüş. Bizi kenara çekip, “Bana abi diyeceksiniz ona göre,” diyordu. 4 senedir sınıfta kalmasına rağmen hala dersleri çok kötüydü. Fakirdiler de. Ama tüm fakirliklerine rağmen mutluydular çünkü birilerinin gelip Orkun’u dağa götürme ihtimali çok zayıftı Bodrum’da. Evlerinin basılma ihtimali de zayıftı. Orkun, kurtarılmış bir çocuktu yani. Sonraları böyle yüzlerce kurtarılmış çocuk görecektik. Diyarbakır’dan gelerek sahilde küçük bir çay bahçesi açan bir aile vardı. 5 çocuklu bir aile. Ailenin babası, babama açık açık söylemiş evlatlarının canını kurtarmak için bir gece ansızın göçmeye karar verdiğini.
Neyse bizler hayatımıza devam ettik. Sinemayla bağımız zayıflamamıştı ama hiç. Çocukluktaki kadar sık olmasa da açık hava sinemasına gitme geleneğimiz de devam ediyordu hala. Türk sinemasının çok yol kat ettiğini söylüyordu herkes. Muhsin Bey’di benim en sevdiğim film o zamanlar… Çok paramız olursa Üsküdar'da bir ev alırım Kız Kulesi'ni gören, yeter Beyoğlu'nun kahrını çektiğim... Defalarca izlemiştim Muhsin Bey’i, şimdi olsun yine oturur izlerim. Toplumsal gerçekçi film furyası çoktu 90’larda. 12 Mart ve 12 Eylül’le yüzleşmeye de başlamıştı Türk sineması bir yandan. Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan Karartma Geceleri vardı mesela. Bir de askeri darbeden kaçıp bir sahil kasabasına gidenler vardı.
80’lerin sonuna doğru Zeki Ökten’in asistanlığını yaparak sinemaya başlayan Zeki Demirkubuz da o hayatın içinde olan yüzlerce insandan birisiydi. Ben hayatımda hiç gitmedim oraya ama Çiçek Bar diye bir yerden bahsedilirdi mesela. Orada toplanırlarmış. Sonraları da Cihangir, Beyoğlu’nda toplanmaya başladılar. 90’lı yılların puslu bir havası vardı. Şimdi düşününce tuhaf ama sanki hiç güneş açmamış gibi geliyor o yıllarda. Hava hep kapalı, hem yağmurluydu adeta. Attilâ İlhan’ın Sisler Bulvarı misali, puslu sokaklarda oraya buraya gidip geliyorduk sanki… Sisler Bulvarı’ndan geçmediğim gün, Sisler Bulvarı öksüz ben öksüzüm… Arka fonda hiç susmayan bir ses. Yapılan baskında 2 köy korucusu ve 3 köylü şehit edildi… Şehitlerin cenazesi defnedilmek üzere memleketlerine gönderildi… Arkadaşımız Orkun ne yapıyordu acaba?
Zeki Demirkubuz da aynı puslu sokaklarda yürüyor ve görüyordu, işitiyordu her şeyi. Onun da kurtarılmış çocuklardan oluşan arkadaşları vardı hiç şüphesiz. Belki bir set işçisi olarak karşısına çıkmışlardı. Ya da soğukta ellerini ovuşturarak ısınmaya çalışan ve rolünü bekleyen bir figüran olarak. Aldığı üç beş kuruşla sonra gidip güzel bir yemek yiyecekti Beyoğlu’nda belki de o figüran. Beyoğlu’nda sürünmek bile, memlekette dağlarda kurşun atmak ve kurşun yemekten daha iyiydi ne de olsa.
Seneler sonra 2015 senesinde Bakur isminde bir film yapıldığını duyduğumda, aklıma bu kurtarılmış çocuklar gelmişti yine hemen. Film, dağlarda yaşayan PKK gerillalarının hayatlarından bir kesit sunuyordu. İşte oturuyorlar, konuşuyorlar, atlıyorlar, zıplıyorlar, dağlarda yürüyorlar falan. Bir sürü de kadın vardı içlerinde. Kadın da denmez belki aslında, henüz 16-17 yaşında bir sürü genç kız. En çok da onlar kahraman gibi gösteriliyordu. Kürt kadınının gücüne örnektiler çünkü.
Bu film, 34. İstanbul Film Festivali’ne katılınca büyük tartışmalar yaşandı haliyle. Açık bir PKK propagandasıydı çünkü. Festival yönetimi filmin gösterimini yasakladı. Ardından da bazı insanlar ortaya çıkarak filme destek verdiler. Bu isimlerin başında da Zeki Demirkubuz geliyordu. Filme yönelik sansürü eleştiriyordu ağır bir dille. Dağlarda gerilla olmanın, bu filmde gösterildiği gibi şahane bir iş olmadığını söylemiyordu mesela. Dağlarda halay çekip, türkü söylemenin özenilecek bir hayat olmadığını da söylemiyor, aksine insanlar tarafından izlenmesini istiyordu bu hayatın. Daha çok insan tarafından izlenmesini. Arkadaşlar saçmalamayın, sinema bu tür bir özendirmenin aracı olmamalı asla demiyordu. Ya bunu izleyen ve etkilenen bir çocuk dağa çıkarsa, vebali benim boynuma olmaz mı? diye sormuyordu kendine.
O artık ödüller almaya, jüri başkanlıkları yapmaya ve çeşitli sinema desteklerinden faydalanmaya falan başlayan birisiydi çünkü. İçinde yer aldığı sinema endüstrisinin ve sermayenin gizli kurallarına biat eden birisi haline gelmişti. Tepkileri de buna göreydi o nedenle artık. Bakur filminde oyuncu olarak yer alan 2 gerillanın daha sonra bir operasyon sonucu öldürüldüğünü de umursamayacaktı o nedenle. Kurtulup gelseler, belki kapısında soğuktan ellerini ovuşturarak figüran rolü bekleyecek olan iki kişi eksilmişti hayatından. Bir sonraki ödül gecesinde yapacağı konuşmaya hazırlanıyordu o. Batı’nın kendisini, Türkiye’ye çizmek istediği sınırlar için bir figüran gibi gördüğünü anlamadan, ödül gecesinde daha güzel konuşmak için İngilizcesini geliştirmeye çalışıyordu belki de.
Sınıfta yanımızda oturan ve bize bana abi diyeceksiniz diyen bir arkadaşımız vardı ya, Öğretmenlerin tabiriyle haşarı Orkun. Biz ona abi demeyi sevmiştik, abimiz gibi olmuştu sahiden de. Ölsün istemezdik asla. Yaşasın isterdik. Zeki Demirkubuz onun ölümünü alkışladı ama. Onun ölüme gitmeden önce yaşadığı son günleri, sanki sonu mutlu bitecek bir filmmiş gibi izlememizi istedi. Bugün Gazzeli çocuklar için ondan hassasiyet beklemek öyle anlamsız ki bu nedenle. Gazze için bir şey söylemesini istemek de. O zaten Gazzeli Muhammed’lere üzülecek olsaydı, Kürt Orkun’ların da elini tutar ve bırakmazdı bir daha asla.
