Tanpınar, Sabahattin Ali, Konya, sıtma vesaire


Konya’da konuşan ya da Konyalılara konuşan muhafazakar kişilerin (büyük ihtimalle siyasetçilerin) sık sık tekrarladıkları bir cümledir bu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabında yer alan Konya yazısında ifade ettiği: Bir başkent daima başkenttir. Eğer Konya’da yaşayan biri ya da Konyalı iseniz bu sözle sizi gönendirmeye çalıştığını hissedersiniz o siyasetçinin ya da kişinin. Sadece Türklerin Anadolu’ya akını sonucu kurulan Türkiye Selçukluları Devleti’nin İznik’ten sonra ikinci başkentliğini yapmış, bu devletin sona ermesine kadar başkentlik pozisyonunu korumuş, hatta Karamanoğlu Beyliği sona erene kadar onun da başkenti olmuş Konya’nın bu tarihine telmihte bulunmaz sözü edilen muhayyel muhafazakar, aynı zamanda bir tür Konyalılık ruhunu da okşar, okşadığını sanır bu sözle.

Başkent ama nasıl bir başkent?

Sözünü ettiğimiz kitabında İstanbul'dan bahsederken bir yerde, “Her büyük şehir nesilden nesile değişir,” diyen Tanpınar'ın İstanbul için sarfettiği bu cümle diğer büyük şehirler için de geçerlidir. Konya da, medeniyetimizin bu büyük şehri de, nesilden nesile birçok değişim geçirmiştir hiç kuşkusuz. Peki ama Tanpınar andığımız yazısında bu sözü nasıl ve hangi bağlamda kuruyor? Hemen cevaplayalım bu soruyu: Tanpınar'ın gerekli gereksiz birçok programda tekrarlana tekrarlana iğdiş edilmiş o müthiş cümleleri, yani "Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur" ifadesinin geçtiği bağlam, şehir ahalisi ile hükümet teşkilatı arasındaki ilişkileri konu edinmektedir. Başkentin konuşması bu anlamda şehir halkının süregelen iktidar kavgasında rengini ortaya koyması anlamına gelir. Özellikle 13. yüzyılın başından sonuna Konya halkının o kadar kolayca susturulabilecek bir ahali olmadığı söylenmelidir. 

Elbette halk, iktidar sınıfının kendi arasındaki meselelerine gerekmedikçe karışma ihtiyacı hissetmez. Yine de şehirde bugünkü anlamıyla bir “efkâr-ı umumiye”nin, bir kamusallığın teşekkül ettiğini belirtmek gerekir. Belki de bu yüzden Tanpınar'ın da büyük bir rikkatle işaret ettiği gibi, “Selçuk hükümdarları bazı vahim iç meselelerini Kayseri veya Sivas'ta halletmeyi tercih ediyorlardı. Alâeddin Keykubad gibi tuttuğunu koparan bir hükümdar bile, tahta çıkmasını sağladıkları için âdeta saltanata iştirak hakkını kazandıklarını zanneden ve nüfuzlarını suistimal eden eski emirleri Kayseri'de izale etmeyi tercih etmişti.” 

Bu cümlelerden de açıkça anlaşılıyor ki Konya için sık sık kullanılan o söz, Konya’daki sultanları bile ürküten kamusallığa işaret etmeyi amaçlıyordu. Alaeddin Keykubat’ın 1223’te ağabeyi İzzeddin Keykavus’la saltanat kavgasında ağabeyi yanında yer alan, sonra onu zehirleyen ve yerine kendisinin tahta çıkmasına vesile olan başta Seyfüddin Ayaba olmak üzere eski vezirleri önce Kayseri’de hal etmesi sadece halkı işin içine karıştırmama gayreti taşımaz. Bu emirlerin en önemli ağırlık ve kuvvetlerinin Konya’da olmasını da hesaba katar sultan. Bu kuvvetlerden çekindiğini görürüz sultanın. Belli ki sultan bu emirleri onların destekçilerinden uzakta, kaşla göz arasında, herhangi bir karşı koymaya, kalkışmaya, isyana izin vermeden hem tahtı hem devlet için hal etmenin uygun olacağını düşünmüştür.

Tanpınar virde girdi mi?

“Konya insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır, yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız,” diyor Tanpınar. Virde girmiş bir dervişin sıtmalı bir hasta gibi titreyişine telmihen "sıtma" örneği tesadüfi değildir. Konya'nın sırlarına dahil olmak isteyen bir kişinin Konya'ya tam bir sadakat ve bağlılıkla tutulması, kendini ona açması ve şehrin de ona açılması icap eder. Bu haşyetli bağlılık içinde sıtmaya tutulmuş gibi sık sık bedeninizin ve ruhunuzun titrediği hissetmeniz o yüzden mümkündür. Ya da bu şehirde hep bir turist, hep bir yabancı olursunuz. Şehir açmaz size kendi içindekini; ne de siz şehre kendinizi katabilir, ona dahil olabilirsiniz. 

Peki Tanpınar bahsettiği sıtmaya yakalanmış, Konya âlemine taşınmış mıdır; yoksa Konya’ya sonuna kadar yabancı mı kalmıştır? Kendisi Yaşar Nabi Nayır’la yaptığı bir söyleşide 1926’da Konya’da yalnız olduğundan, şiirinde derin bir kriz yaşadığından söz ediyor. 1927’de Itri’yi ilk kez bir Mevlevi ayininde dinleyen Tanpınar, Beş Şehir’deki yazısında bahsettiği dervişlerden olmamış, hatta bu dervişlerle konuşmamış bile! Konya hakkında yazdığı satırları bu açıdan -Tanpınar’ın sözleri uyarınca- bir turistin olmasa bile bir yabancının izlenimleri olarak okumak bile mümkün.

Sıtma sıtma de bana senin sebebin bataklık mı yoksa?

Peki ama niye Tanpınar “sıtma” hastalığını kullanıyor? Bu kullanımı tesadüfi bulmamamız niçin? Sabahattin Ali’nin de mekanı Konya olan bir hikayesinde de sıtmaya yakalanmış bir kahramanı konu edindiğini biliyoruz. Konya Lisesi’nde 1925 ila 1928 arasında öğretmenlik yapan Tanpınar gibi Sabahattin Ali de 1931 ila 1932 arasında Konya Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliği yapar. Her iki yazarın da sıtma hastalığını kullanmalarının sebebini ise edebiyat dışından, çok başka bir kitaptan edinmemiz mümkün. Kurtuluş savaşı yıllarını konu edinen bir kitap bu. İsmi Türkiye`nin Sıhhi-i İctimai Coğrafyası Konya Vilayeti. Kitabı kaleme alansa Konya Vilayeti Sıhhıye Müdürü Doktor Nazmi. Kitapta Doktor Nazmi, Konya havalisindeki bataklık arazilerin çokluğu dolayısıyla sıtma (malarya) hastalığının sıkça görüldüğünü bildiriyor. Bugün Çumra ovası olarak bildiğimiz bölgenin, Aslım’ın, hatta Bosna-Hersek mahallesinin, Alavardı’daki bataklık bölgelerinin bundan kurtarılmasının ise Devlet Su İşleri tarafından 1970’lere kadar sürdürülen uzun işlemlerden geçtiğini de Konya yıllıklarından öğreniyoruz. 1925’lerde, 1930’larda yazarlarımız “sıtma”yı kendi meramlarını anlatmak üzere niçin rahatça kullanmışlar, bu aşikâr bir hale dönüşüyor.

Etiketler
Ahmet Hamdi Tanpınar Murat Güzel Konya sıtma Sabahattin Ali Beş Şehir Bir başkent daima başkenttir